Yeni Siyaset İhtiyacı (Turnusol, 09.09.2012)

Türkiye’de yıllardır sürmekte olan kirli savaş, siyaseti de kendisi gibi kirleterek şekillendiriyor. Bunun temel sebebi de, siyasetin toplumumuzda güçle ilişkilendirilmesi değil, özdeşleştirilmesi olsa gerek. Hem ana akım siyaset hem de alternatif yaratma çabası içerisindeki siyasi parti ve gruplar da bu egemen siyaset anlayışının içerisinde yer alıyor. Merkez partilerden tutun da, kitle partisi olmayan öznelere kadar bu anlayış nüfuz etmiş durumda.

BDP haricindeki mecliste temsil edilen partiler de, bu partileri yaratan sisteme alternatif oluşturma çabası içerisindeki birçok sosyalist oluşum da yalnızca siyasi iktidarın söylemlerine göre pozisyon alıp politika üretiyor. Gelinen noktayı inceleyince fark ediyoruz ki, üretilen bu politikalar yurttaşların en temel sorunlarına dahi çözüm üretemiyor. Ne Kürt sorununun çözümünde barışa dair bir adım atılıyor, ne erkek egemen sisteme karşın kadın haklarının geliştirilmesi yönünde somut ilerlemeler kaydediliyor, ne de nefret suçlarına her gün bir yenisi kurban verilen LGBT bireylerin yaşam hakkı güvence altına alınıyor...

Toplumun birçok talebini karşılamayan bu politika üretim süreci, Türkiye için yeni bir siyaset ihtiyacını doğuruyor. Ama nasıl bir siyaset?

Nasıl bir yeni siyaset?

Yeni siyaset ihtiyacının, toplumun geniş kesimlerinin taleplerinin var olan siyaset anlayışıyla karşılanmadığı gerçeğinden ortaya çıktığını bir kez daha belirtmek gerek. O hâlde yeni siyaset, her şeyden önce ezilen kesimlerin ihtiyaçlarına karşılık vermeli; çünkü Türkiye siyasetinde belirleyici olan kitle partileri her şeyden önce ezilenlerin sesine kulaklarını tıkamış durumdalar.

Ezen-ezilen ilişkisinden bahsederken ise konuya sadece sınıfsal açıdan yaklaşmamalı. Türkiye’de ezilenler çok çeşitli, farklı gruplardan geliyorlar: İşçiler, kadınlar, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve diğer azınlıklar, LGBT’ler ve daha fazlası.

O hâlde özgürlük ve eşitlik gibi temel ilkelerin yanı sıra, çoğulculuk da yeni siyasetin temel değerlerinden biri olması gerekiyor. Bu çoğulculuk anlayışını hâkim kılmak içinse, politika üretilen konularda hiyerarşik bir yapılanmayı reddeden bir siyasetten bahsetmek şart. Çünkü ne yukarıda saydığımız ezilen kesimler, ne de sorunları, hiçbiri bir diğerinden daha önemsiz değil. Her biri aynı ivedilikte çözüm üretilmesi gereken problemlere sahipler.

Emek ve kimlik merkezli olmanın yanı sıra, yeni siyaset yeşil bir karaktere de sahip olmalı. Çünkü eşitlik, yalnızca insanı merkeze alan bir ideal değildir. Türler arasında eşitliği savunmadığımız durumda, var olan küresel kapitalizmin doğayı yıkımını da meşru kılmış oluruz ve var olan siyaset algısını aşamayız. Dolayısıyla yeni siyaset, insanın doğanın hâkimi değil, yalnızca bir parçası olduğu; doğanın ve diğer canlıların haklarını ve yaşam ortamlarını korumakla sorumlu olduğu anlayışından hareket etmeli.

Yarını bugünden kurmak

Bir süre önce bu ihtiyacın farkına varan Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ve Yeşiller Partisi üyeleri bugün yeni bir siyasete ön ayak oluyor. Burada “birleşme” kelimesi yerine özellikle “ön ayak oluyor” demeyi doğru buluyorum; çünkü bir araya gelenler, özellikle de Türkiye solundan alışkın olduğumuz küçük grup birleşmesini değil, belki de hayatında hiçbir siyasi partiye üye olmamış sıradan insanların, bu sürecin aktif, yapıcı ve katılımcı birer öznesi olmasını hedefliyor.

Geçtiğimiz günlerde ilk defa, “Yeni Siyaset için Buluşma” başlıklı toplantılarına katılma şansı bulduğum bu girişim, Ekim ayından itibaren farklı bir aşamaya ulaşacak. Çok klişe olacağının farkındayım, ancak Türkiye siyasetine yeni bir soluk katacağına inandığım yeni bir parti kuruluyor.

Bu çocuklar yeni bir yolculuğa başlıyorlar. “Çocuk” kelimesi sizi yanıltmasın, orta yaş kesimin ağırlığı kolayca hissediliyor. Ama içerisinde bulunduğumuz politik atmosferin kirliliğine inat temiz, yepyeni ve umut dolu bir siyasetin temellerini atıyorlar.

Bitirirken, EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut’a kulak verelim: “Gelişmeleri izleyebilirsiniz. Ama izlemeyin. Katılın birlikte kuralım.”

Yolunuz açık olsun!

09.09.2012 tarihinde Turnusol’da yayınlandı. (Bkz: http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=13446&pid=21&makale=Yeni%20siyaset%20ihtiyac%FD)

Tutuklu çocuklar kimin umurunda? (Biamag, 21.04.2012)

Yine bir 23 Nisan yaklaşıyor. Sabah erken saatte herhangi bir ilköğretim okuluna yakınsak ya da elimizin altında televizyonu açacak bir kumanda varsa, göreceğimiz tablo sanıyorum ki geçmiş yıllardan pek de farklı olmayacak.

Okul müdürü, belediye başkanı, kaymakam ve bilumum devlet memurunun gölgede oturarak izlediği törenlerde, çocuklar muhtemelen yine saatlerce ayakta kalmaya zorlanacak. Birçok okulda törenlere katılmaya zorlanan çocukların ellerindeki ulusal sembollere ve militarist ruh haliyle asker gibi hizada yürütülmelerine tanıklık edeceğiz.

Kutlama biçimine ve törenlere getirilecek çok sayıda eleştiri var muhakkak. Kimimiz 23 Nisan'ı bir tüketim çılgınlığı günü olarak eleştirirken, kimimiz çocukların milliyetçi ve militarist duygularla kuşatıldığının eleştirisini yapabilir ya da Çocuk Bayramı'nda dahi çocukların yeteri kadar söz hakkı alamadığını eleştiri konusu yapabiliriz.

Kutlama biçimlerine yıllardan beri yapılan benzeri eleştirilerin üzerine sanıyorum ki eklenecek pek de yeni bir şey yok. Alışkanlıklar değişmedikçe, yenilik beklenemez sonuçta. Ancak, çocuklara adanmış bu günde dikkat çekilmesi gerektiğini düşündüğüm daha önemli bir konu var: Tutuklu çocuklar.

İşkence ve kötü muameleye gelene kadar...

Adli suçlar gerekçe gösterilerek tutuklanan çocuklara ek olarak, medyada genelde "taş atan çocuklar" olarak mimlenenler süreç içinde "tutuklu çocuklar" adını alıyor ne yazık ki. Bu çocukların maruz kaldığı hak ihlalleri ise ülkemizin temel problemlerinden birini oluşturuyor. Bu sorunu kaygı verici noktaya taşıyan temel sebep şüphesiz terörle mücadele yasaları.

2006'dan bu yana, bazıları 12 yaşında olmakla birlikte, binlerce çocuk terörle mücadele kapsamında mahkeme salonlarını dolduruyor.

Haklarında yapılan suçlamalara baktığımızda, "terör örgütü üyeliği", "terör örgütü propagandası yapmak" ve "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nu ihlal etmek" olmak üzere üç temel suçlamayla karşılaşıyoruz. Kolluk kuvvetlerine göre, bu suçlamaların temelini, yasadışı olarak nitelenen gösteri ve yürüyüşlerin PKK tarafından organize edilmesi oluşturuyor. Yine kolluk kuvvetlerine göre, buna en aşikâr kanıt, gösteriler ve yürüyüşler sırasında PKK lehine sloganlar atılması, sarı-kırmızı-yeşil bezler ve Abdullah Öcalan posterlerinin taşınması.

Sanıyorum, hakim ve savcılar da kafalarını iddianame ve fezlekelerden kaldırmadıklarından olsa gerek, karşılarında sanık sandalyesinde oturanların çocuk olduğunun farkında değil. Nitekim gözaltı sürecinde olduğu gibi, yargılama sürecinde de çocukların çocuk olduğu hesaba katılmıyor. Şayet bu göz önüne alınıyor olsaydı, çocuk yaştakilerin değil bir terör örgütüne, bir futbol takımının taraftar grubuna dahi kolay kolay üye olamayacağını anlarlardı. Ya da, uluslararası hukukta çocuk ve yetişkin arasında gözetilen ayrıma ülkemizde de tanıklık ediyor olurduk.

Uluslararası Af Örgütü'nün Haziran 2010 tarihli hazırladığı, "Çocuk Hakları Evrenseldir: Türkiye'de Çocukların Terörle Mücadele Yasaları Altında Adil Olmayan Yargılamalarına Son Verin" başlıklı raporunu incelediğimizde durum daha vahim bir hal alıyor. Af Örgütü'nün raporuna göre, "terör örgütü propagandası yapmak"la suçlanan çocukların birçoğu henüz "propaganda" kelimesinin anlamını dahi bilmiyor. Yani, Türkiye'de binlerce çocuk, işlemeyi dahi bilmedikleri bir suçtan yargılanıyor.

Süreç içinde, çocukların haklarında yapılan suçlamaların ironikliğine, sadece Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin değil, ama aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ve İşkence Karşıtı Sözleşme'nin de ihlal edilmesi ekleniyor.

TMK [1] mevzuatının belirsiz ve yorumlamaya açık, oldukça geniş anlamlara sahip olmasından dolayı uygulamada da savcı ve hakimlerin keyfi tutumları göze çarpıyor: Çoğu çocuk birkaç aydan bir yılı aşkın sürelere dek uzun bir süre tutuklu olarak yargılanıyor. [2]

Bu süre zarfında çocukların hem eğitimlerinden geri kalmaları hem de sosyal hizmet görevlilerinden çocukların psikolojik durumlarına dair raporlar alınmasını öngören mevzuat dikkate alınmıyor. (Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteryası, 2010)

Tutukluluk koşulları ise, evrensel çocuk haklarının en çok ihlal edildiği sürecin bir parçası. Örneğin, 15 yaşından büyük olan çocuklar yetişkinlerle aynı mahkemede yargılanırken, yasalara aykırı bir biçimde 12 yaşındaki çocukların dahi yetişkinlerle aynı mahkemede yargılandıkları biliniyor. [3] Aynı şekilde, bazı durumlarda çocuklar cezaevlerinde de yetişkinlerle birlikte tutulmakta.

Unutulanlar ya da bilinmek istenmeyenler

23 Nisan'da makam koltuklarına oturtulan çocukları ve devlet büyüklerini dinlemeden önce, yukarıda anlatılanların kafamızda soru işareti yaratmasına izin verirsek, sanıyorum ki vicdanlı olmanın ilk adımını atabiliriz.

Örneğin, 12-18 yaş arası, "propaganda" kelimesinin anlamını dahi bilmeyen yüzlerce çocuğun "terör örgütü propagandası yapmak" suçlamasıyla aylarca tutuklu yargılanmasını ve yıllarca sürecek hapis cezalarına mahkum edilmesini hangi mantık açıklayabilir?

Ya da, oyun yaşındaki çocukların değil yetişkinlerle aynı cezaevinde kalmasını, yetişkinlerle aynı yasalardan yargılanmasını kim açıklayabilir?

Kim 12-18 yaş arasındaki çocukların TCK 314'ün 1. fıkrasında belirtildiği gibi, bir terör örgütü kurabileceğini ve/veya yönetebileceğini düşünebilir?

Çocuk istismarına karşı güçlü bir refleks geliştirdiği düşünülen Türkiye toplumunda, hangi politik gerekçe bir çocuğun cezaevinde tecavüz gibi bir suçla cezalandırılmasını meşru kılabilir?

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Bunlara yanıt ararken, diğer yandan doğrudan işkence ve kötü muamelenin ön plana çıkarılmasıyla, yukarıda bahsettiğimiz hak ihlallerinin kanıksanabileceği ihtimalini de unutmamak gerekiyor.

Tüm bu anlatılanlar, şüphesiz kısa zaman önce Pozantı'da yaşananların yüzümüze çarptığı tokattan daha etkili olmayacaktır. Pozantı'daki çocukların başka yerlere sevk edilmesiyle sorunun bittiği düşünüldüğünden midir, yoksa Pozantı gerçeğini kamuoyuna duyurmayı başaran DİHA muhabirinin KCK soruşturmasıyla tutuklanmasından mıdır bilemem. Ancak, toplumun bu meseleyi biraz daha unuttuğu şu günlerde, bu yazıda sadece bir şeyleri değiştirebileceğimizin umudunu taşıyorum.

Konu çocuk olduğunda politik bir perspektife sahip olmak gerekmiyor. Mesele zaten Uğur'un, Ceylan'ın ve nicelerinin yanına Serap'ı da koyabilmek değil midir? Albert Camus'nün de dediği gibi, "Hiçbir ideoloji bir çocuğun gözyaşlarına değmez." Bu sözü anlarız da, benimseyebilmemizi ve yaşanan kirli savaştan çocukların daha fazla etkilenmemesini ümit ediyorum.

Dipnotlar:

1 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, (12 Nisan 1991 tarihli resmi gazetede yayımlanmıştır). Bkz: http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/809.html

2 "Hiçbir çocuk yasadışı ya da keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. Bir çocuğun tutuklanması, alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son başvurulacak bir önlem olarak düşünülüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır." (Çocuk Hakları Sözleşmesi, Madde 37(a))

3 "Yargılamalar genellikle temelsiz delillere ya da çocuklardan baskı altına alınan ifadelere dayanmaktadır. 12 yaş kadar küçük çocuklar, ulusal yasalar ihlal edilerek, yetişkinler için kurulan mahkemelerde yargılanmaktadırlar. Bazıları uzun yıllar olmak üzere, davaların çoğu hapis cezalarıyla sonuçlanmaktadır." (Türkiye, çocukların terörle mücadele yasaları altında adil olmayan yargılamalarına son vermeli, 2010)

Kaynakça:

* Türkiye, çocukların terörle mücadele yasaları altında adil olmayan yargılamalarına son vermeli (2010, Haziran). 15Nisan 2012 tarihinde Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi: http://www.amnesty.org.tr/ai/node/1377 adresinden alındı.

* Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteryası (2010). Çocuk Hakları Evrenseldir: Türkiye'de Çocukların Terörle Mücadele Yasaları Altında Adil Olmayan Yargılamalarına Son Verin. Londra: Uluslararası Af Örgütü Yayınları.

21.04.2012 tarihinde Biamag'ta yayınlandı. (Bkz: http://bianet.org/biamag/diger/137757-tutuklu-cocuklar-kimin-umurunda)

Yargılanan 12 Eylül! (Bianet, 06.04.2012)

12 Eylül'ün mimarlarından olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanması sonunda başladı. Davanın seyri netlik kazanmadığından dolayı, yıllardır sürdürülen adalet arayışının mutlu bir sona geldiğini iddia etmek için henüz çok erken.

Elimizdeki en somut gerçek, 2010 Anayasa Referandumu'ndan beri tartışılan 15. Madde'nin kaldırılmasının ardından gelişen sürecinin en önemli aşamasına gelindiğidir.

4 Nisan'da ilk duruşması görülen davanın müdahillik taleplerini incelediğimizde, CHP'den MHP'ye, BBP'den HAK-PAR'a, DSP'den EDP'ye kadar siyasetin çok farklı renklerinden partileri; hükümeti ve kurum ve siyasi partilerin haricinde 476 kişinin başvuruda bulunduğunu görüyoruz.

Bu, dava sürecine dair farklı yaklaşımlar olmasına rağmen, davanın neredeyse hemen her siyasi eğilimin dikkatinde olduğunu ve önemsendiğini bizlere gösteriyor.

İki zıt kutup

Dava sürecine dair ortaya çıkan farklı görüşlere bakacak olursak, özellikle de darbenin en büyük mağdur kitlesini oluşturan Türkiye solundaki polemikler ve köşe yazarlarının yaptığı eleştiriler göze çarpıyor.

Bu polemik ve eleştirileri incelediğimizde ise, genel olarak iki siyasi yaklaşımın olduğunu söylemek mümkün.

Bir yanda, bugünün koşullarının 12 Eylül'den pek de farklı olmadığını (başka bir deyişle, 12 Eylül'ün bugün de devam ettiğini), AKP'nin varoluşunu 12 Eylül darbesine borçlu olduğunu ve bu nedenle de siyasi iktidarın "ileri demokrasi"si altında 12 Eylül ile gerçekten hesaplaşılamayacağı argümanını görüyoruz.

Bu argüman sonuç olarak topluma 4 Nisan'da başlayan sürecin iktidarın bir illüzyonundan ibaret olduğunu ve kanmamak gerektiğini açıklıyor. Öte yandan, Türkiye'de başta Kürt sorunu olmak üzere birçok alanda demokrasinin söz konusu olmadığını, fakat birkaç yıldır yükseltilen askeri vesayete karşı mücadelenin kazanımlarından da rahatça söz edilebileceği, 12 Eylül davasının iki isimle kısıtlandırılmaması için darbe karşıtı mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini savunan bir kanat var.

Bu kesim ise sonuç olarak 12 Eylül davasının her şeye rağmen ilerletilmesi gereken bir kazanım olduğunu iddia etmekte.

Türkiye solu içerisinde bu derece keskin ayrışmanın yaşanmasının en önemli sebebi olarak, yakın zamandaki darbe girişimlerine karşı alınan tavır olduğunu söylemek mümkün. Bu nedenledir ki, bu ayrışma Ergenekon yapılanmasının ortaya çıkmasıyla karakterini kazanmış ve 2010 anayasa referandumuyla en derin halini almıştır. Bir adım daha ileri gitmek gerekirse, darbe karşıtı mücadeleye dair görüşlerin bugünkü ayrışmayı yarattığını söylemek de sanıyorum ki yanlış olmaz.

Yaşanan ayrışmanın temellerinin bunlar olması bir yana, ayrışmanın vücut bulmasını sağlayan şey, referandum öncesi ve sonrası 15. Madde üzerinden yürütülen tartışmalardır: 15. Maddenin kaldırılmasının bir şeye yarayıp yaramayacağı, sanık ifadelerinin alım şeklinin nasıl olacağı, iddianamenin 12 Eylül darbecilerini akladığı mı yoksa hakladığı mı vb. sorulara verilen yanıtlar da sol içerisindeki parti ve grupların bugünkü süreçte konumunu belirliyor.

"Sembolik kurgu" ya da 12 Eylül davasının küçümsenmesi

5 Nisan tarihli Radikal'deki köşesinde "Aman 12 Eylül'ü yavaş yargılayın" başlıklı yazısı yayınlanan Ezgi Başaran, 12 Eylül davasına "sembolik kurgu" benzetmesini yapıyor. Gerek yazının başlığından gerekse de içeriğinden Ezgi Başaran'ın konumunun yukarıda bahsettiğimiz ilk kesimden olduğu anlaşılıyor.

Yazısının ilk bölümünde 87 ve 95 yaşlarındaki iki darbecinin yargılanmasının demokrasi adına bir şey ifade etmeyeceğini ima eden Başaran, günümüzde yaşanan antidemokratik uygulamaları örneklendirerek bugünün 12 Eylül'ü pek de aratmadığına dikkat çekiyor.

Başaran, yazının devamında ise iktidara yönelik eleştirilere hükümetin nasıl yanıt verdiği ve "show business taktikleri" ile insanları demokrasi süsü altında nasıl kandırdığını yine örneklerle açıklıyor ve sonuç bölümünde, bundan yola çıkarak "show business taktikleri"nin 12 Eylül davasında da geçerli olduğunu söylüyor.

Günümüzde yaşanan antidemokratik uygulamalara dair Ezgi Başaran'ın yapmış olduğu eleştirilere sanıyorum ki karşı çıkacak olan yoktur. Bugün bile hâlâ BDP'nin kapatılması tartışılırken "ileri demokrasi"nin varlığına inanmak en iyimser ifadeyle saflık olur. Ancak, Başaran'ın gözden kaçırdığı çok şey var.

Her şeyden önce, 12 Eylül'e yargı yolu açılmasını AKP ile ilişkilendirmek, dava sürecine dair alacağınız tutumu belirler. Gelinen noktada, ortada gerçekten bir yargılama varsa bunu AKP'ye mi borçluyuz, yoksa yargı kapısını aralayan darbe karşıtı harekete mi? Bu soruya verilecek yanıt sanıyorum ki her zamankinden daha fazla önem taşıyor.

12 Eylül darbecilerine yargı yolunu açan etkenin AKP'nin icazeti olduğunu düşünmek, darbe karşıtı mücadelede AKP'yi özne olarak kabul ettiğiniz anlamına gelir. Bu da dolaylı olarak, bu davaya umutla bakan birçok 12 Eylül mağdurunu iktidarın siyasetine hapsettiğiniz anlamını taşır.

Bunun da ötesinde, bu argüman, binlerce insanı askeri vesayet ve darbe karşıtı mücadelede basit birer nesne haline getirir. Son birkaç yılda Ergenekon yapılanmasına, Balyoz vb. darbe planlarına karşı binlerce sıradan insan son 10 yılın en soğuk gününde sokaklara çıktı, onlarca toplantılar düzenledi, binlerce bildiri dağıttı; 12 Eylül koşullarında evlatlarını kaybeden anneler, Cumartesi Anneleri'yle yüzlerce haftadır Galatasaray'da toplandı (ve halen toplanmakta). Şu çok açıktır ki, askeri vesayete karşı verilen mücadele aynı zamanda doğrudan darbe karşıtı bir siyasi mücadeledir.

Dolayısıyla, yakın zamandaki darbe planlarına karşı geliştirilen bu refleks, doğrudan 12 Eylül darbecilerine yargı kapısını aralamıştır. Bu nedenledir ki, 12 Eylül'ün iki generali bugün sanık sıfatını taşımakta ve utançlarından mahkemeye dahi gelememektedirler.

İkinci olarak, binlerce darbe karşıtı sayesinde bu noktaya gelindiğini düşünecek olduğumuzda ise, 12 Eylül davasını küçümsemek gibi bir lükse sahip olamayız. Dolayısıyla, "sembolik kurgu"dan da, "şakaya dönüşen müdahil listesi"nden de söz etmek mümkün değil, çünkü 105 yaşında olmasına rağmen ambulansla Ankara Adliyesi'ne gelerek müdahillik talebinde bulunan Berfo Ana bir şakanın parçası değil, 12 Eylül acı gerçeğinin bir resmidir.

Toplumda da yaygın olarak paylaşılan 90'larında ve 90'ına merdiven dayamış iki generalin yargılanmasının ne anlam ifade edeceği sorusuna verilebilecek farklı yanıtlar vardır. Ama en önemli ikisi, darbenin baş sorumlularının yargılanarak mağdurların acısına sadece su serpilebileceği ve darbe planları yapabilecek ordu mensuplarına yaşlarının kaç olduğuna ve zaman aşımına bakılmaksızın peşlerinin bırakılmayacağı mesajının verilmesidir. Şüphesiz ki, 12 Eylül'ün sorumluları daha erken yargılanıp hak ettikleri cezayı almış olsalardı, bugün yeni darbe planlarıyla da topraktan çıkan silahlarla da uğraşmak zorunda kalmayacaktık.

Uzaktan beddua etmek

Şu veya bu şekilde, 4 Nisan'la başlayan süreç Türkiye siyasi tarihine geçecektir. Ne koşulda olursa olsun, Türkiye tarihinde ilk defa, darbeyi gerçekleştirmiş generallerden yaşayanlarının yargılanmasına toplum olarak tanıklık ediyoruz.

4 Nisan ne bir zafer ne de iktidarın bir oyunudur, ama her şeye rağmen bir kazanımdır. Bundan sonraki süreç bu kazanımın derinleştirilmesi üzerine bahsettiğimiz sıradan insanlar tarafından şekillendirilecektir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan... bu toplum her biriyle hesaplaşacak ve toplum mühendisliğine kalkışan bu zihniyeti mahkum etmek için gereken çabaya da 4 Nisan motivasyon sağlayacaktır, bir ivme noktası haline gelecektir.

Başaran'ın yazısının sonunda sorduğu soruları cevaplarsak: Evet, tatmin olmadık.

Tam anlamıyla geçmişimizle de yüzleşmedik. Henüz bütün katillerden de hesap sormadık. Onların zihniyetinden de tam olarak arınamadık. Evet, belki 4 Nisan sabahı demokrasinin ve özgürlüklerin ülkesine de uyanamadık ama neşeyle dolduk. Dava iddianamesindeki çarpıtmalara karşı da, diğer tüm askeri müdahalelere karşı da bu ülkenin demokrasi mücadelesi sürecektir.

Bitirirken, Ufuk Uras hocanın bir panelde paylaştığı İsveç atasözünü hatırlatmakta fayda var: "Uzaktan beddua etmek siyaset değildir." Umuyorum ki beddua edenler de bir gün bununla yetinmeyecek ve kazanımların ilerletilmesi için çabalayacaktır.


06.04.2012 tarihinde Bianet'te yayınlandı. (Bkz: http://www.bianet.org/bianet/bianet/137455-yargilanan-12-eylul)

Yeniden "ürkek güvercin" olmak (Bianet, 28.02.2012)

Artık kimsenin yaşadığı topraklarda kendisini "ürkek güvercin" gibi hissetmemesi için nefret suçlarına gereken yasal düzenlemenin aciliyetine 26 Şubat Pazar günü bir kez daha tanık olduk.

Korktuk. İtiraf edelim, korktuk. Bu topraklarda yaşayan bir Ermeni olarak Garo Paylan, 26 Şubat'ta gerçekleştirilen Hocalı 'anma'sı için "2012 yılının 6-7 Eylülü'nü yaşadık" diyorsa, AGOS çalışanlarının herhangi bir saldırıya maruz kalmaması için gazete önüne otobüslerce çevik kuvvet taşınması gerekiyorsa, birazcık vicdanı olan insanlar olarak korkmamız gerekirdi zaten.

Günler öncesinden İstanbul metrolarına ve koca koca bilboardlara asılan afişlerde hep bir nefret söylemi gözümüze çarpıyordu. Buna rağmen İstanbul valiliğinin bu afişlere nasıl izin verdiği hayret konusuydu.

Geçmiş zamanlı bir cümle kuruyorum, çünkü 'anma'da İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'i görünce cevap aramaya pek de gerek kalmamıştı. "Ermeni yalanına sessiz kalma!" denilerek kastedilenin, Ermenistan devletinin Hocalı katliamı hakkındaki iddiaları değil, en başından 1915 olayları hakkındaki soykırım argümanı olduğunu biliyorduk. Dahası, yapılacak 'anma'nın nefrete teslim edileceği ve ırkçı-milliyetçi grupların intikam naraları atacağı da apaçık ortadaydı.

Henüz çok yeni olan Uludere katliamına sesini çıkarmayanlar nasıl olacak da Hocalı için insani bir anma programı organize edeceklerdi ki!?

Koca bir gün boyunca açılan pankartlarla, atılan sloganlarla ve taşınan dövizlerle Taksim Meydanı bir halka karşı topyekun nefret söylemlerine tanıklık etti.

Önce toplanan az sayıda kişi Ermenilere (zaman zaman Hrant Dink özelinde) hakaretler ediyor, devletin karanlığıyla yaratılan bir katil lehinde sloganlar atıyordu. İnsanlar çoğaldıkça "AGOS'a yürüyeceğiz!" bağırışlarıyla 'anma'nın içeriği de cinnet noktasına yaklaşıyordu.

Neyse ki böyle bir şeye tanıklık etmeyecek kadar şanslıydık. Açılan pankartlara ve taşınan dövizlere baktığımızda ise "İşgalcisiniz... Katilsiniz... hepiniz ermenisiniz!" ve "Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz" gibi ifadelerle karşılaşıyorduk. Yalnızca bu iki söylem bile nefretin boyutunu sergiler nitelikteydi.

Taşınan bu pankartlar ve dövizler yeterince insanlık adına üzücü olmasıyla birlikte, kadınların ellerindeki ulusal bayraklarla ikinci ifadenin geçtiği dövizle fotoğraf çektirdiğini görmek cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele eden insanları daha da bir üzdü.

"Piç" ifadesiyle yalnızca "hepimiz Ermeniyiz" diyebilme cesaretini gösteren yüz binler aşağılanmaya çalışılmıyor (neyse ki biz "piç" sözünü hakaret olarak görmüyoruz), aynı zamanda cinsiyetçilik de yapılıyordu. Milliyeti, inancı, ideolojisi... kısacası aidiyeti ne olursa olsun, beynini nefretle doldurmuş bir insandan bunun ayrımını yapmasını beklemiyorduk zaten.

Beklemediğimiz (ya da 'umduğumuz' demem daha doğru olur) bir diğer şey ise, Hrant'ın katledilmesinin ardından devletin daha fazla nefrete ortak olmayacağıydı. Bu şaşkınlıkta normal karşıladığımız tek şey, yaptığı 'terörizm' tanımlamalarıyla yakından tanıdığımız İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin idi. Gerek politik söylemleriyle gerekse de yaptığı 'intikam' konuşmasıyla o alanda hakaret amaçlı hazırlanmış pankartların önünde konuşma yapmaya kendini yakıştıran bir Bakan olduğunu gösterdi.

Nefrete karşı ne yapmalı?

Tanık olduğumuz bu kitlesel nefret mitingi (artık 'anma' yerine 'miting' denmesi daha doğru olacak) vicdan sahibi insanların zihninde "ne yapmalı?" sorusunu canlandırıyor. Bu örneğin tam da 2012 Şubat'ında gerçekleşmesi ise cevabı kolay kılıyor.

Geçtiğimiz Ocak ayının son günlerinde biraraya gelen 47 sivil toplum örgütü "Sen de başkasın, nefretme!" sloganıyla Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu'nu oluşturdular. http://imza.nefretme.org/ adresi üzerinden başlatılan imza kampanyası ile katılımcı STK sayısı 60'a yaklaştı.

Yakın zamanda tanıklık ettiğimiz "Trabzon'da Rahip Santoro cinayeti (2006), Hrant Dink cinayeti (2007), Malatya Zirve Yayınevi katliamı (2007), Manisa Selendi'de Roman yurttaşlara linç girişimlerinin (2010) yanı sıra çeşitli il ve ilçelerde Kürt yurttaşlara yönelik linç girişimleri, HIV pozitiflerin yaşadıkları tecrit durumu ve basında çok sık yer alan LGBT cinayetleri" ve son olarak şahitlik ettiğimiz, bir halkı topyekun hedef alan bu kitlesel nefret söylemlerinin önünü alabilmek için evrensel insan hakları değerlerine bağlı yasal bir düzenlemenin artık şart olduğu ortada.

ABD, Avrupa ve 'Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı' (AGİT) üyesi ülkelere baktığımızda, yapılan yasal düzenlemelerin nefret suçunun önlenmesinde ne derece önemli olduğunu rahatça anlayabiliriz.

İhtiyaç duyduğumuz bu yasal düzenlemenin amacı herhangi bir suçun önüne geçmek olarak görülüp hafife alınmamalıdır. Her şeyden önce temel amaç, toplumsal dokunun onarılamayacak şekilde zedelenmesinin önüne geçmek ve bir arada yaşama kültürünün sahiplenip kendi iç dinamikleriyle geliştirilmesidir.

Pazar günü tanıklık ettik, nefretin boyutu o kadar büyük ki sadece Ermeni yurttaşlarımızı değil, mazluma destek olan "hepimiz Ermeniyiz" diyebilen yüz binler başta olmak üzere bütün bir Türkiye toplumunu hedef alıyor.

Dünyayı güzellik kurtarır mı ya da sadece güzellik yeterli midir bilmiyorum. Tek gerçek var ki, nefret öldürür; "öteki"ni de, ötekileştireni de.


28.02.2012 tarihinde Bianet'te yayınlandı. (Bkz: http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/136515-yeniden-urkek-guvercin-olmak)

Aklanan 12 Eylül mü, haklanan 12 Eylül mü? (Bianet, 02.02.2012)

12 Eylül 2010 referandumunda toplumda 'evet' ve 'hayır' olarak vücut bulan yarılma hatırlayacağımız gibi sol/sosyalist siyasetler içerisinde 'yetmez ama evet', 'hayır' ve 'boykot' olarak şekillendi.

Askeri vesayetin geriletilmesi adına Türkiye için önemli bir tarih olan 12 Eylül 2010'nun üzerinden yaklaşık 1,5 yıl geçmesinin ardından, 4 Nisan 2012 tarihinde 12 Eylül darbecilerinden Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın ilk yargılamasının başlayacağı kesinleşti.

Bu gelişmelerle birlikte biraz geriye doğru dönüp baktığımızda, özellikle de 'hayır' kanadında ciddi olarak argüman değişikliklerine rastlıyoruz. Önce, 'geçici 15. madde kaldırılsa dahi darbeciler yargılanmazlar' olarak şekillenen argüman, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında savcılık soruşturması açılması, ifadelerinin alınması ve iddianamenin hazırlanmasıyla beraber, 'AKP'nin göz boyaması' olarak değişti.

İddianamenin mahkemece kabul edilmesi, ilk duruşmanın 4 Nisan tarihi olarak kesinleşmesi ve iddianamenin kamuoyuyla paylaşılmasının ardından ise '12 Eylül aklanıyor' şeklinde bir argüman ortaya çıktı.

Hazırlanan iddianamede 12 Eylül darbecilerinin aklandığı iddiası şüphesiz öncekilere göre çok daha radikal ve başlayacak olan dava sürecine dair çok daha umutsuz bir argüman.

Diğer tarafa, 'yetmez ama evet' diyen kesime baktığımızda ise, askeri vesayetin bitmediği, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanmasının yetmeyeceği; dönemin sıkıyönetim komutanlarının, valilerinin, emniyet müdürlerinin, MİT görevlilerinin, askeri hâkimlerinin, işkenceye uğrayanlar için 'işkence görmedi raporu' veren doktorlarının da yargılanması gerektiği, ancak bu şekilde 12 Eylül'ün mahkum edilebileceği görüşü hâkim. Aynı zamanda, 'hayır' kanadının da ifade ettiği gibi, iddianamede yer alan birtakım çarpıtmalara karşı da genel bir ortak mücadele çağrısı var.

İddianameyi nasıl okumalı?

Dava iddianamesini okumadan önce birtakım ön kabullerden arınmak ve gerçekçi olmak gerekiyor. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla birtakım askerlerin AKP eliyle tasfiye edildiği, AKP'nin "ikinci cumhuriyetin ordusunu" kurduğu ve bütün bunlara askeri vesayete karşı demokrasi mücadelesi süsü verdiği gibi gerçekçi olmayan iddialar ve ulusalcı bakış açısına özgü "cumhuriyet elden gidiyor" paranoyasıyla yola çıkan bir sol başarılı olamaz.

Aynı zamanda, referandum sonrası gelişen süreçte ve bu dava ile askeri vesayetin bitirildiği, artık Türkiye'de askeri darbe gibi bir şeyin olamayacağını ve bütün bunların AKP sayesinde olduğu gibi ülke gerçeklerine uzak iddialarla demokrasi mücadelesi veren birtakım çevreler de 12 Eylül'ü mahkum etmek konusunda başarılı olamazlar. İddianameyi okurken ve başlayacak olan dava sürecini irdelerken bu tarz ön kabullerden arınmak gerekiyor.

Buna karşın, dava iddianamesinin bir insan hakları savunucusu ya da bir sosyalist tarafından hazırlanmadığının da unutulmaması gerek. Zaten bu nedenledir ki, iddianamede bir çok çarpıklık/çarpıtma var. Peki, bunlardan bazıları nelerdir?

İddianameyi okuduğumuzda gözümüze çarpan temel şeylerden biri, darbenin önlenemeyişinin sebebi polis ve öğretmenler gibi kamu çalışanlarının örgütlenmiş olması. POL-DER ve TÖB-DER gibi sol/sosyalist örgütlenmelerden yakınıyor Sayın savcı!

Aynı zamanda, sendikal mücadeleye de atıfta bulunuyor ve, "Solcu sendikal örgütlenmeler sola, sağcı sendikal örgütlenmeler ülkücülere hizmet etti ve cunta bundan yararlandı" diyor.

Bir diğer nokta ise Fatsa deneyiminin çarpıtılarak iddianamede yer verilmesi. Savcıya göre, "milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer"miş Fatsa. Bu nedenle Fatsa'ya "takdir edilmesi gerekenin" yapıldığı, Maraş katliamında da Maraş'a benzeri şekilde müdahale edilmesi gerekirmiş.

Şüphesiz bu çarpıtmalar kabul edilebilir nitelikte değil. Ancak bunlar bile iki darbeci generalin yargılanacağını ve savcılığın bir süre önce 500'e yakın yeni isim (bir kısmı toplumun yakından tanıdığı, önemli isimler) hakkında yeni bir soruşturma başlattığı gerçeğini değiştirmiyor.

Ne yapmalı?

Darbecilerin 4 Nisan tarihinde müebbet hapis cezası istemiyle yargı önüne çıkacak olması bir kazanımdır. Şu veya bu şekilde olsun, yetersiz sayıda kişi de olsa yargılanacak olan isimler hepimizin hayatına müdahale etmiş, bir şekilde yönlendirmiş, kimilerimizin ölümüne, kimilerimizin işkenceler sonucu sakat kalmasına, kimilerimizin idam edilerek öldürülmesine sebep olmuş isimlerdir.

Evet, yetmez! 12 Eylül'ü mahkum etmek için bu kadarı yetmez. Dönemin tüm suçluları; sıkıyönetim komutanları, valiler, emniyet müdürleri, MİT görevlileri, askeri hâkimler vb. bir bir tespit edilip haklarında hukuki işlem başlatılmalı ve yargı önüne çıkarılmalı. Ancak ve ancak bu şekilde 12 Eylül'ün bütün bir çirkin yüzüyle hesaplaşılabilir.

Diğer yandan, bu, başlayacak olan davanın önemsiz olduğu anlamına da gelmemektedir. Bugün darbeciler yargı önüne çıkarılıyorsa, siyasî iktidarın isteğiyle değil; yıllardır darbelere ve askerî vesayete karşı aşağıdan örgütlenilen mücadelenin sayesindedir.

4 Nisan'da başlayacak olan dava ile darbe ve askeri vesayet karşıtı mücadele bir dönüm noktası yaşayacak. Yapılacak tek şey var; o da demokrasi mücadelesinin büyütülmesidir. 4 Nisan'daki duruşmayla beraber, yıllarca verilmiş olan kavganın kazanımı olarak bir kapı aralanıyor. Bizlerin yapması gereken, birlikte bir mücadele yürütüp o kapıyı omuzlayarak ardına kadar açmaktır.


"12 Eylül İddianamesini Nasıl Okumalı?" başlığıyla 02.02.2012 tarihinde Bianet'te yayınlandı. (Bkz: http://www.bianet.org/bianet/siyaset/135851-12-eylul-iddianamesini-nasil-okumali)

Sosyolojik ve psikolojik açıdan milliyetçilik (Sisifos Neşriyat, 01.05.2011)

Batuhan Kurtaran: Milliyetçi ideolojilerin devleti ve milli değerleri kutsallaştırmasının temel kaynakları nelerdir, üzerine Sayın Saraçoğlu ile başlamak istiyorum.

Yrd. Doç. Dr. Cenk Saraçoğlu: Milliyetçi ideolojilerin dünya ölçeğindeki neredeyse bütün örneklerinde ulusun onun içindeki bütün bireyleri ve sınıfları aşan ortak çıkarlara sahip olduğu varsayılır. Bu ulusal çıkarlar hiçbir şekilde feda edilemez veya başka çıkarlara üstün tutulamaz, onlarla ikame edilemez. Milliyetçi ideolojinin devlete atfettiği kutsallığın ideolojik kaynağı da bu önermede aranmalıdır. Buna göre eğer ulusal çıkarlar toplumdaki tüm “kesimleri” aşan ve siyaseten sorgulanamayacak derecede kendinden menkul bir kutsallık içeriyorsa onun koruyucusu ve kollayıcısı da ancak ve ancak otoritesinden sual olunmayacak, varlığı ve eylemleri sorgulanmayacak ve aynı derecede kutsallaştırılmış kadir-i mutlak bir devlet aygıtı olabilir. Bu bakımdan milliyetçi ideolojide devlet ile hükümet fikri birbirinden ayrılır. Bu da aslında onun en önemli zayıflıklarından birini teşkil eder; zira pratikte neye tekabül ettiği tam olarak somutlaştırılmamış ulusal çıkarlar ve devlet aklı gibi muğlak mefhumlar ne kadar katı gözükürlerse gözüksünler milliyetçi ideolojilerin somut, tutarlı ve ilkeli bir siyasal program ortaya koyamamasına neden olur. Hükümetler, partiler, gelip geçici, dünyevi ve böylelikle de çoğu zaman zaaflı devlet ise ezelden ebede varlığını sürdüren tinsel ve kendi aklına sahip bir aygıttır. Halihazırda ulus-devlet kurma sürecini tamamlamış toplumlarda mevcut siyasal yapılanmanın bu devletin asla sorgulanmayacak aklına ve ulusal çıkarlara uygun davranması beklenirken, henüz devletini kuramamış milliyetçi hareketler içinse halihazırda ezilmekte olan “milleti” kuracak ve onu kollayacak bir devletin kurulması arzu edilir.

Peki, şiddet ve linç kültürünün milliyetçi ideolojilerde yeri nedir?

Yrd. Doç. Dr. Cenk Saraçoğlu: Bir önceki soruya verdiğim cevapla paralel ilerlersek milliyetçi ideolojilerdeki “ulusal çıkar” nosyonun merkeziliği onun millet olarak tasavvur edilen çemberin dışarısındakileri düşmanlaştırmasının ve nihayetinde de onlara yönelecek her türlü şiddeti meşrulaştırmasının zeminini oluşturur. Bu çemberin dışarısında ulusal çıkarları tehdit eden bir takım “iç ve dış düşmanların” mütemadiyen pusuda beklediğine dair inanç bir yandan milliyetçi ideolojinin yaratmaya çalıştığı homojen ve bütünlük içindeki “millet” kurgusunu besler ve kitleleri sürekli bu ahenk içindeki millete yönelecek tehditlere karşı tetikte tutar. Bu tehdit bazen içten bazen de dışarıdan gelebilir. Türkiye’deki milliyetçiliğin en önemli söylemlerinden birisi ülkeyi yönetenlerin (ki devletten ve milletten farklı bir yapıya denk düşerler) özellikle iç düşmanların ülkeye yönelttiği tehditler karşısında yeterince uyanık olmamalarıdır. Bu zaafın devleti ve milleti tehlikeli noktaya sürüklemeye başladığı anda “milliyetçiler” ülkeyi yönetenleri “gaflet” uykusundan uyarma misyonunun kendilerine düştüğüne inanırlar ve “devleti ve milleti” kurtarma adına mevcut hukuksal yapının dışına çıkan aksiyonlarda bulunmayı meşru sayarlar. İç düşman olarak addedilip “millet” dairesinin dışarısında ve bir “iç düşman” olarak tasavvur edilen kesimlere (ki bu kesimlerin kim olduğu konjonktüre göre değişebilir) girişilen linçler, saldırılar vs. hep bu mantıkla meşru görülür. Bu anlayışa göre söz konusu olan yasadışı bir cinayet girişimi değil devlet adına hareket eden milletin refleksidir; yani bunlar “milliyetçi duygularla işlenmiştir”. Bu anlayış devletin içerisinde de paylaşıldığı zaman linçlere karşı herhangi bir yasal soruşturma yapılmaz ve bir tür kitle alışkanlığına dönüşür.

Tanıl Bora, Birikim Dergisi’ndeki bir röportajında “bütün milliyetçi ideolojilerin ırkçılığa meyleden bir veçhesi vardır” diyordu. Milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki bağı bizim için yorumlayabilir misiniz?

Yrd. Doç. Dr. Cenk Saraçoğlu: Milliyetçilikle ırkçılık arasındaki çizginin çok ince olduğu birinin ötekine dönüşebileceği ya da bu ikisinin birleşerek faşist iktidarların kurucu öğesi olabileceği doğrudur. Ama bu ikisi yine de birbirine indirgenemeyecek kadar farklı tarihlere sahip iki ayrı ideolojidir. Özellikle henüz ulus devlet iktidarına kavuşamamış bağımsızlık hareketlerinin (ulusal kurtuluşçu hareketlerin) ideolojisi olduğunda milliyetçilik anti-emperyalizm dolayımıyla kendisini diğer ezilen halklarla aynı potaya yerleştirerek ırkçılıktan uzaklaşır. Öte yandan milliyetçilik egemenliğini kurmuş bir ulus-devletin resmi ideolojisi haline geldiğinde agresif bir mahiyet kazanarak ırkçılıkla irtibata daha açık hale gelir. Milliyetçiliğin ırkçılıkla irtibatlanmasında yukarıdaki soruda bahsettiğimiz “ulusal çıkarlara kastetmiş iç ve dış düşmanlar” algısı kolaylaştırıcı rol oynar. Bu iç ve dış düşmanlar “etnikleştirildiğinde” ya da “ırksallaştırıldığında” milliyetçilik ırkçılıkla tepkimeye girerek devlet aygıtının şiddetinin ideolojisi haline gelir. Örneğin Yugoslavya’da Sırp milliyetçiliğini bu tür bir gelişim seyri izlemiştir. Fakat bu irtibatlanma ihtimaline rağmen milliyetçilikle ırkçılığı birbirine indirgememeye özen gösterilmelidir; zira bu ikisi birbirinden ayrı ve birbirlerine dışsal olarak da varlık kazanabilirler.

Teşekkür ederim. Şimdi birazda konunun psikolojik yanını ele almak istiyorum. Sayın Oğuz, milliyetçilik kavramı üzerinden bir konuda fikrinizi alarak başlayalım. Milliyetçiliği en sade haliyle, bireyin sosyal kimliğini oluşturan etkenlerden biri olan milliyeti yine bu kimliğe referans oluşturan diğer aidiyetlerinden daha önde tutması olarak açıklayabiliriz. Buradan yola çıkacak olursak milliyetçiliği psikolojide ne şekilde niteleyebiliriz? (Bir hastalık, bir ideoloji, bir politik tavır alış vb.)

Dr. Timur Fadıl Oğuz: Milliyetçiliği psikolojik bağlamda ele alma çabasında çekirdek kimlik, yüceltme, değersizleştirme, bölme, dışsallaştırma gibi psikodinamik kavramlar bize ışık tutabilir.

Çekirdek kimlik, çok erken yaşlardan başlayarak inşa edilmeye başlayan, kişinin kendi etnik grubuna ait dil, müzik, yemek, çeşitli inanç ve ritüeller, alışkanlıklar, kişilerarası ilişki kurma biçimleri, toplum ve birey kurguları, dünya görüşü ve benzeri unsurların oluşturduğu bir benlik yapılanmasıdır. Bu temel bir yapılanmadır ve içinde çok güçlü özdeşimler barındırır. Çekirdek kimlik birey tarafından çoğunlukla sorgulamaya tabi tutulmaz; doğal ve mutlak bir yapı olarak algılanır. Bu etnik özelliklerin öznel (subjektif), göreli bir doğası olduğunun bilincine varılmaz.

Etnik gruplar kendi özelliklerini yüceltme eğilimindedirler. Tıpkı bireylerin hemen hemen her zaman, şu ya da bu düzeyde olmak üzere kendi özelliklerini yüceltme eğiliminde oldukları gibi… Bir etnik grubun kendi özelliklerini yüceltmesi grup içi bağlılığı artırıp, ona isteklendirme ve enerji sağlayabilse de, belirgin narsisistik özellikler taşıyan bir yanılsamanın da yolunu açacaktır. Belirgin narsisistik özellikler göstermeye başlayan bir etnik grup, kendi özelliklerinin en iyi ve en doğruyu temsil ettiği konusunda artmış bir ısrar gösterir ve bu söylem toplumsal, kültürel ve siyasi alanın ana rengi haline gelmeye başlar.

Her yüceltme, tanım gereği, kaçınılmaz olarak bir değersizleştirme (devalüasyon) ile birlikte bulunur. Milliyetçilik bağlamında ise bu değersizleştirme diğer etnik gruplara karşı kendini gösterecektir. Örneğin; eğer bir etnik grup en yüksek ahlaki özelliklere sahip olduğunu düşünüyorsa, bu düşünceden otomatik olarak yapılacak olan çıkarım diğer etnik grupların ahlaksız ya da daha az ahlaklı olduğu düşüncesi olacaktır.

Yüceltme ve değersizleştirmenin bu birlikteliğinin kaçınılmaz sonucu ise bölme dediğimiz ruhsal bir sürecin ortaya çıkmasıdır. Bu sürece giren bir toplumun gözünde dünya, insanlar ve hayat bir bölünmeye uğrayarak çok iyilerin karşısında çok kötülerin olduğu iki kutuplu bir yapıya bürünenecek, etnik gruplar ahlaklıların karşısında ahlaksızlar, çalışkanların karşısında tembeller, zekilerin karşısında aptallar ve diğer benzeri karşıtlıklar bağlamında sınıflanacaktır. Etnik grubun kendi değer yargıları, kültürü, yaşam biçimi ve dünya görüşünün öznel ve göreli olduğu bilinci bütünüyle ortadan kalkacak; onlara mutlak bir üstünlük atfedilecektir.

Bu bağlamda, son olarak, dışsallaştırma olgusuna da değinmek yerinde olacaktır. Eğer kendi etnik grubunuza ‘olumlu’, diğer bir etnik grup ya da gruplara ise ‘olumsuz’ özellikler atfediyorsanız, bu süreç kendinizde görmek istemediğiniz, kabullenemediğiniz bazı özellikleri dışsallaştırarak, başka etnik gruplarda görmeye başlama olanağı yaratacaktır. Örneğin, bazı cinsel istek ve fantezilerini kabullenmekte zorlanan bir insan bu istek ve yaşantıları dışsallaştırarak başka bir etnik grubun özellikleri olarak görmeye ve onları aşağılamaya başlayabilir. Kendisindeki korkak tarafla yüzleşemeyen bir kişi, başka bir etnik grubu bir ‘korkaklar güruhu’ olarak görme eğilimine girebilir. Bu tür durumlarda diğer etnik grup sanki bütün kötü özelliklerin içine atıldığı bir çöp kutusu gibi kullanılır.

Sizin de bildiğiniz gibi, günümüzde pozitif milliyetçilik, negatif milliyetçilik vb. kavramlar çok kullanılıyor. Türkiye’den örnek vermek gerekirse, son yıllarda revaçta olan “ulusalcılık” kavramı çoğu otoritelerce “pozitif milliyetçilik” olarak sınıflandırılmakta. Peki, pozitif milliyetçilik, negatif milliyetçilik vb. kavramların sosyal psikolojide bir karşılığı var mı? Varsa kısaca açıklayabilir misiniz?

Dr. Timur Fadıl Oğuz: Psikolojik bağlamda milliyetçilik konusunda bir pozitif-negatif ayrımı yapmak analitik duruştan belirgin bir sapmayı getireceği için uygun bir sınıflama olmayacaktır. Psikodinamik yaklaşım, milliyetçiliğin oluşumunda rol oynayan ruhsal süreçlerin ve ortaya çıkan ruhsal yapının çözümlemesini yapmakla kendini sınırlamaya çalışır. Bununla birlikte, bu çözümlemelerin içeriği esasen bazı yanılsamalara ve çarpıtmalara işaret ettiği için, milliyetçilik konusunda destekleyici olmayan bir konumlanışa zemin hazırlayabileceğini de teslim etmek durumundayız.

Bu bağlamda belki yapılabilecek bir ayrım, saldırgan olan-saldırgan olmayan milliyetçilik ayrımı olabilir ki bu da bizi tam bir pozitif-negatif ayrımına götürmez.

Az önce Saraçoğlu’na sorduğum sorunun aynısını size de sormak istiyorum. Milliyetçilik ve ırkçılık kavramlarının sosyal psikolojideki tanımlarını referans alacak olursak, bu iki kavram arasında kalın çizgilerden bahsedebilir miyiz?

Dr. Timur Fadıl Oğuz: Milliyetçilik ve ırkçılığı kalın çizgilerle ayırmak yerine bunları bir spektrum içinde görmeyi daha uygun buluyorum. Konuyu bu bağlamda ele aldığımızda ise, milliyetçi düşüncelere sahip birinin ırkçılığa, milliyetçi olmayan insanlara göre daha kolay yönelebileceğini söylemek doğal bir çıkarım haline gelecektir.

Peki, milliyetçi düşünceye sahip insanları bireysel ve örgütsel (grup olarak) şekilde şiddete sevk eden temel etken nedir?

Dr. Timur Fadıl Oğuz: İnsan gruplarını mutlak iyiler ve mutlak kötüler olarak ayıran bir düşünce biçiminin düşmanlık üretmemesi biraz zor gözüküyor. Milliyetçi düşünce diğer bir etnik grupta olumsuz özellikler gördüğü ve çoğu zaman bunlara karşı bir mücadele etme eğiliminde olduğu için şiddete yakın durur. Milliyetçi düşüncenin, aynı zamanda aşırı şüpheci (paranoid) eğilimler içermesi, tehdit ve komplo algılarının ortaya çıkışına zemin hazırlayacak ve bu da yine şiddet olasılığını artıracaktır.

Milliyetçilik bir etnik grubu narsisistik incinme ve öfkeye yatkın kılar. Kendi etnik gruplarına yönelik bir eleştiri, hatta yüceltici olmayan bir tespit bile ağır bir saldırı gibi algılanır ve şiddetli öfkeye yol açar.

Milliyetçi düşüncelerin çoğu zaman ataerkil, hatta maço özellikler içermesinin de şiddete yatkınlık durumuna önemli bir katkı yaptığını söylemek de yerinde olacaktır.

Belki de başta sormamız gereken bir soruyu sohbetimizi bitirirken sormak istiyorum. Aidiyetler genelinde fakat milliyetçilik özelinde bakacak olursak, insanlar hangi sebeplerden ötürü aitliklere ve onları ön plana çıkarmaya ihtiyaç duyar?

Dr. Timur Fadıl Oğuz: Bunun belli başlı sebeplerini sıralamaya çalışayım:

• Etnisitenin temel taşlarını oluşturduğu çekirdek kimliğin kaybı durumunda ortaya çıkabilecek şiddetli bir benlik dağılması yaşanması riskinin yarattığı yok olma anksiyetesi (annihilation anxiety)

• Milliyetçi düşüncelerin, zaten kimlik arayışı içinde olan genç insanlara, hızla edinilebilen yüceltilmiş bir kimlik edinme olanağı sunması ve kafalarındaki sorulara kesinlik iddiasında olan yanıtlar vermesi

• Oluşumunda etnisitenin önemli bir rol oynadığı, hayatı anlamlı ve belirlilikleri olan bir bütün olarak algılıyor olma durumundan uzaklaşıldığında ortaya çıkan varoluşsal anksiyete

• Etnik bir topluluğun parçası olarak hissetmenin yalnızlık duygularını yatıştırıcı etkileri

• Çoğunlukla üstün özellikler atfedilen etnik bir topluluğun parçası olma durumunun insanın kendini daha değerli ve güçlü hissetmesini sağlaması

• İnsanın kendi kimliklerini tanımlarken bunu bir karşıt (bu bağlamda diğer etnik grupları kastediyorum) üzerinden yapma eğilimi

• Toplumların kendilerini aşağılanmış ve güçsüz hissettikleri dönemlerde yüceltilmiş bir etnik kimlik algısının bu aşağılanma ve güçsüzlük duygularını yatıştırabilmesi –ki bunun en bilinen örneği birinci dünya savaşı sonrasındaki dönemde Almanya’da görülen Nazi ideolojisinin yükselişidir.


Sisifos online dergi için ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü'nden Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi ve sosyolog Yrd. Doç. Dr. Cenk Saraçoğlu ve Psikoloji bölümünde öğretim görevliliğini sürdüren Psikiyatrist Doktor Timur Fadıl Oğuz ile yapmış olduğumuz röportaj. 01.05.2011 tarihinde Sisifos Neşriyat'ta yayınlandı. (Bkz: http://www.sisifos.org/roportaj/408-sosyolojik-ve-psikolojik-acidan-milliyetcilik)